28 Haziran 2011

üniversite tercihi yaparken nelere dikkat edilmeli?

Bu stresli dönemde doğru karar vermek için nelere dikkat etmeli?

Üniversite sınavına hazırlanırken ve sınav sonrası tercihler yapılırken birçok öğrenci kendilerini bir ölüm kalım savaşının içindeymiş gibi görüyor. Gerek sınav ve eğitim sistemi, gerekse ailelerin ve sosyal çevrenin tutumu da öğrencilerin böyle hissetmesine katkıda bulunuyor. Öğrenciler iyi bir okul ve bölüme girerlerse bundan sonraki hayatlarının çok güzel, giremezlerse çok kötü olacağına inanıyorlar. Oysa şu an yapacakları tercih, hayatları boyunca yapacakları tercihlerden sadece biri. Burada yapılacak tercihin önemsiz olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Bu onların hayatı için elbette önemli ancak geri dönüşü olmayan bir yola gireceklerini düşünmek de genellikle üzerlerinde hissettikleri baskının çok artmasına ve hata yapmalarına neden oluyor. Bu nedenle tercih döneminde kendileri için doğru karar alabilmeleri için öncelikle sakin kalmaya çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Sakin kalmayı başardıklarında içinde bulundukları durumu, seçenekleri, ne yapmak ve nasıl yaşamak istediklerini çok daha sağlıklı şekilde değerlendirebileceklerine inanıyorum. Henüz çok gençler ve önlerinde oldukça uzun bir ömür var. Yani, paniğe kapılmalarını gerektiren bir durum aslında yok.

İsteklerini ve hayatın dayatmalarını meslek seçerken nasıl dengelemeliler?

Her şey büyük bir hızla değişiyor. Bundan 10 yıl önce el üstünde tutulan bazı bölümler şu an eskisi kadar revaçta değil. Benzer şekilde genellikle görmezden gelinen bazı bölümlerin ise değeri oldukça artmış durumda. Bu nedenle öğrenciler, tercihlerini yaparken hayallerini ve gelecekle ilgili beklentilerini göz ardı etmemeli ve kendilerine inanmalılar. “Bundan 10 yıl sonra ne yapıyor olursam güzel bir hayatım olur?” sorusuna verecekleri cevap onlar için yol gösterici olacaktır. İçinde oldukları yaşlar bence hayallerinin peşinden gitmek için çok uygun bir dönem.

Ebeveynlerin üniversite ve bölüm tercihlerinde çocukları üzerinde nasıl bir tutumları olmalı?

Ebeveynler genellikle çocuklarının güzel bir geleceği olması ve rahat bir hayat sürmesi için bu dönemde desteklerini esirgemiyor. Ancak çocuklarını yönlendirme konusunda verdikleri tavsiyelerin dozu oldukça önemli. Kendi isteklerini çocuklarına dayatan ailelerin tutumunu son derece yanlış buluyorum. Diğer taraftan çocuklarını tümüyle kendi haline bırakmak da çok doğru değil. Bence bu dönemde ebeveynlere düşen en önemli görev çocuklarının sağlıklı bilgi alabilecekleri kaynaklara ulaşmalarına yardımcı olmak ve onların hayallerine saygı duymak. Örneğin; mimarlık bölümünü tercih etmeyi düşünen bir öğrencinin tercihini yapmadan önce bir mimarla konuşma imkânına sahip olması büyük bir avantajdır. Ebeveynler sosyal çevrelerinden bu tür konularda çocukları için yardım talep edebilir. Çocuklarının gelecekte sahip olmayı istedikleri meslek hakkında sağlıklı bilgi toplamasına yardımcı olmak onların çok daha sağlıklı kararlar almasına yardımcı olacaktır. Ayrıca çocuklarının tercihleri ile ilgili konuşurken motivasyonlarını düşürecek bir dil kullanmamaya da özen göstermek gerekiyor.

Üniversite ve bölüm seçerken göz önünde bulundurulması gereken kriterler ne olmalı? (şehir, üniversite adı, istedikleri bölümler…)

Üniversite, öğrencilerin sadece eğitim aldıkları kurumlar değildir. Üniversite içinde bulunduğu şehirle birlikte büyük bir sosyal yaşamın parçasıdır. Öğrenciler tercihlerini yaparken nasıl bir yerde yaşamak istiyorlar, alacakları mesleki eğitimin yanında diğer yeteneklerini geliştirebilecekleri ne tür imkânlara sahip olacaklar? Bence bu sorulara verecekleri cevaplar oldukça önemli. İnternet sayesinde tercih edecekleri okullar, ders programları, akademisyenler, öğrenci kulüpleri, şehir hayatı hakkında ayrıntılı bilgi alma olanaklarına sahip olmaları onlar için oldukça büyük bir avantaj. Bu avantajı sonuna kadar kullanmalılar.

Başka ne önerirsiniz?

Ben, öğrencilere nasıl bir hayat içinde mutlu olacaklarına inanıyorlarsa ona göre tercih yapmalarını, ailelerine de çocuklarına destek olmalarını öneriyorum. Bu onların hayatı ve bence diledikleri gibi yaşama hakkına sahip olmalılar. Çok iyi olduğu düşünülen üniversitelerden ve bölümlerden mezun olmuş ve kendini mutsuz hisseden birçok insan var. Buna karşı üniversite eğitimi almayan ve kendini mutlu hisseden birçok insan da var. Bu nedenle üniversite sınavı ve tercihler bence gözde biraz fazla büyütülüyor. Bu da hem öğrencilerin hem de ailelerin gereğinden fazla kaygılanmasına neden oluyor. Buna bağlı olarak da bu dönemde yapılan hataların miktarı oldukça artıyor.


bu röportaj cumhuriyet gazetesinde kısaltılarak yayınlanmıştır.

20 Aralık 2010

iki yaş krizi ve başa çıkma yolları


Bebeklerimiz Dünya’ya geldiklerinde kendilerini annelerinin bir parçası gibi hissetmeye devam ederler. Doğum sonrasında göbek bağının kesilmesi onların bireysel varlıklarını ortaya koymalarını sağlayan ilk yaşam tecrübesidir. Ancak ne anne ne de bebek fiziksel ve psikolojik olarak birbirlerinden kopmaya henüz hazır değildir. Bebek, başta anne olmak üzere çevresi tarafından koruyucu bir şefkat ve sevgi duvarıyla çevrelenir ve güvenli bir ortamda hayatına devam eder.

Bebeklerimiz için ilk kritik dönem yaklaşık olarak altıncı ayda yaşanır. Görme becerilerindeki gelişme sayesinde çevresindeki insanları ayırt etmeye başlarlar. Daha önce kalp atışı, koku gibi daha farklı duyularını kullanarak tanıdıkları anne ve babalarını görsel olarak da tanıyabilirler. Bu bebeklerimizin ilk güven ilişkisini oluşturdukları önemli bir dönemdir. Bağlanma olarak adlandırılın bu dönemde bebeklerimiz kendilerini en güvende hissettikleri insanlara yani; anne ve babalarına yakın olmak isterler.

Gerekli fiziksel olgunluğa eriştiklerinde bebeklerimiz daha geniş bir alanda hareket etmeye başlar. Ancak yine de bağlandıkları yetişkinlerden uzak olmak güvende hissetmemelerine yol açar. Bu nedenle hareket alanlarının yakınında olmak bebeklerimizin daha rahat bir keşif ve oyun alanı içinde olmasını sağlar. Bebeklerimiz hala kendilerini annelerinin bir parçası olarak görmektedir ve bu durum yaklaşık 18-24 aylık olana kadar bu şekilde devam eder.

18-24 ay dönemi çocuklarımız için başka bir kritik dönemi temsil eder. Artık kendilerini annelerinin bir parçası olarak görmek yerine dünya üzerinde herkesten farklı bir birey olarak görmeye başlarlar. İlgi ve ihtiyaçlarının diğer insanlardan farklı olduğunu ya da olabileceğini bu dönemde keşfederler. Dolayısıyla kendi varlıklarını ortaya koymak için büyük bir motivasyona sahip olurlar. Anne ve babalarının kendileri için oluşturduğu güvenli alana ihtiyaç duymaya devam ederler ancak diğer taraftan bağımsızlıklarını kazanmak için duydukları istek içten içe ciddi bir çatışma yaşamalarına neden olur. Bu dönemde toplumsal kurallara uygun şekilde yaşayacak sosyal becerileri yeterince gelişmediği için sıklıkla çevrelerindeki yetişkinleri zor durumda bırakacak şekilde hareket edebilirler. İsteklerinin anında yerine gelmesi hayati bir önem taşımaya başlar. Sahip oldukları oyuncak, oyun alanı, çikolata, şeker, giysi gibi şeyleri paylaşma konusunda oldukça isteksizdirler. Bu konularda her hangi bir engelle karşılaştıklarında ise kendi kişiliklerine bir saldırıyla karşı karşıya olduklarını hissederler. Bu tür durumlarda genellikle ortaya çıkan duygu öfke olur. Uzun süren ağlama krizleri yaşanabilir. Ya da yaşadıkları ortamı kendi istekleri doğrultusunda değiştirmek için sert inatlaşma ve güç savaşları yaşanabilir.

Bu dönem, bebeklerinin istek ve ihtiyaçlarını olabildiğince eksiksiz karşılamak isteğinde olan ebeveynler için de oldukça zordur. Çocuklarının sonu gelmeyen isteklerini karşılamakta zorlandıkları, ağlama nöbetlerini engelleyemedikleri için kendilerini yetersiz görebilirler. Genellikle iyi bir ebeveyn olup olmadıkları konusunda ciddi kafa karışıklıkları yaşayabilirler. Zaman zaman öfkelerini kontrol etmekte zorlanabilir ve sürecin getirdiği yorgunlukla birlikte kendilerini çocuklarıyla çatışma yaşarken bulabilirler.

Yaşanan dönem ailedeki herkes için zorlayıcı olsa da endişe edilmesi için neden yoktur. İki yaş krizi hemen her çocuğun benzer şekilde geçirdiği bir dönemdir ve geçicidir. Bu dönem çocuklarımızın sağlıklı bir gelişim gösterdiklerinin işaretidir. Çocuklarımız, dil gelişimi yeterli olgunluğa eriştiğinde duygu ve düşüncelerini daha rahat ifade edebilecektir. Dolayısıyla yaşadıkları engellenmeleri daha kolay aşabileceklerdir. Ayrıca, özellikle ilk çocuklarda anne ve babaların da belli bir süre acemilik yaşamaları doğaldır. Çocuklarla ortak yaşantılar arttıkça ebeveynler de sürece daha rahat şekilde adapte olabileceği için kriz döneminin aşılması kolaylaşacaktır.

Çocuklarımız her tür öğrenme sürecinde en başta ebeveynlerini örnek alırlar. Bu nedenle bizim sözlerimizden çok davranışlarımız çocuklarımız üzerinde daha büyük bir etki taşır. Nasihat etme, bilgilendirme önemli olmakla birlikte davranışlarımız tarafından desteklenmediğinde etkisini büyük ölçüde kaybeder. Dolayısıyla iki yaş döneminde ve diğer zamanlarda çocuklarımızla yaşadığımız sorunların çözümü konusunda davranışlarımız önemli bir yer tutar.

Ağlama veya öfke krizleri yaşadığı zaman sakin kalmayı başarmak pek çok sorunun engellenmesine yardımcı olur. Çocuklarımız ebeveynlerinin zor zamanlarda bile sakin kaldıklarını gördüklerinde sorunlarını çözmek için bağırma, vurma gibi yıkıcı davranışlar sergilemek zorunda olmadıklarını fark eder. Yavaş yavaş olsa da karşısındaki kişiyi dinleme, empati kurma ve çözüme odaklanma gibi yapıcı davranışları kullanmayı tercih etmeye başlar.

Cezalandırma yerine uzlaşmayı arayan bir ebeveyn sorunların çözümünde taraflardan birinin bedel ödemesi yerine her iki tarafın da kazançlı çıkabileceği yolların bulunabileceğini göstermiş olur. Bu nedenlerle çocuklarımızla kullandığımız iletişim dili oldukça önemlidir.

İstekleri yerine gelmediği için öfkelenen ve zaman zaman saldırgan davranışlar gösterebilen çocuklarımızı sonuna kadar sakin bir şekilde dinlemek öncelikle çocuğumuzun kendini değerli hissetmesini sağlayacaktır. İçinde bulunduğumuz durumu, yani isteklerinin neden gerçekleşmediğini çocuklarımıza açıklamak çoğunlukla sorunların çözülmesi için yeterli olacaktır. Ayrıca gösterdiği tepki karşısında ne hissettiğimizi ifade etmek, onun da duygularını daha rahat ifade edebilmesine yardımcı olacaktır.

Çocuklarımızla kurduğumuz ilişkide kendi istek ve ihtiyaçlarımızı ortaya koymak ya da sınırlarımızı belirlemek küçük ev arkadaşlarımızla daha sıcak ve çatışmasız bir ilişki kurmamıza yardımcı olacaktır. Pek çok ebeveyn çocuğuna “hayır” cevabını vermenin kendilerini “kötü” ebeveyn yaptığına inanmakta ve bu nedenle çocuklarının her isteğini yerine getirmeye çalışmaktadır. Bu, çok iyi niyetli bir çaba olmakla birlikte sürdürülebilir değildir. Çocuklarımızla birlikte uyumlu bir yaşam sürdürebilmemiz için kendi istek ve ihtiyaçlarımızı, olumlu ya da olumsuz duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek hem bizde oluşabilecek birikimi önleyecek hem de iyi örnek olmamızı sağlayacaktır.

Sonuç olarak iki yaş döneminde yaşanan gelişimsel kriz, çocuklarımızın ilerleyen yaşlarda da karşılarına çıkacak olan pek çok geçiş döneminden biridir. Bu sürecin sağlıklı şekilde aşılabilmesi için çocuklarımızın en çok ihtiyaç duyacağı şey ebeveynlerinden alacakları destektir. Bu nedenle yaşanan zorlukları çocuklarımızın olumsuz kişilik özellikleri gibi görmekten kaçınmak, sorundan çok çözüme odaklanmak hem çocuklarımızı hem bizleri rahatlatacak, uyumlu ve keyifli bir aile yaşantısının kapılarının açık kalmasını sağlayacaktır.


Bu yazı, mother and baby dergisinin kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.


6 Aralık 2010

kardeş kıskançlığı




Bir sabah uyandığınızda hayatınızdaki her şeyin değiştiğini hayal edin. Siz uykudayken bir mucize gerçekleşiyor ve gözlerinizi açtığınız anda kendinizi yaşadığınız yerin kralı ya da kraliçesi olarak buluveriyorsunuz. Çevrenizdeki herkes sizi gördüğünde gülücükler saçıyor. Her türden ihtiyacınızı karşılamak için koşturuyor. Eviniz, (ya da sarayınız) her gün sizi ziyarete gelen insanlarla dolup taşıyor. Üstelik gelenlerin elleri de boş değil. Türlü türlü hediyelerle karşınıza çıkıyorlar. Uykunuz geldiğinde pamuk kadar yumuşak yataklarda yatıyorsunuz. Yediğiniz önünüzde yemediğiniz ardınızda. Olur da bir hata yaparsanız insanlar sizi gülücüklerle ödüllendiriyor. En sevdiğiniz oyunları oynayarak geçirdiğiniz muhteşem bir hayatın içinde buluyorsunuz kendinizi. Hayal bile edemeyeceğiniz kadar güzel bir dünyanın tam ortasındasınız ve her şey sizin yörüngenizde dönüyor. Siz kralsınız ya da kraliçe ve herkes emrinize amade…

Kendinizi böyle bir dünyanın içinde yaşarken hayal edin. Nasıl hissettiğinize, neler düşündüğünüze odaklanın. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Bir sabah uyandığınızda hayatınızdaki her şey olmasa da bir çok şeyin tekrar değiştiğini hayal edin. Siz uykudayken ikinci bir mucize daha gerçekleşiyor. Sizin kral ya da kraliçe olduğunuz dünyada tahtınıza aday biri çıkıveriyor. Üstelik hiç de hafife alınamayacak kadar güçlü biri. Hala ziyaretçiler geliyor ama sanki tahtın yeni ortağıyla biraz daha fazla ilgileniyorlar. Hediyeler de çoğunlukla sizin yerinize ona geliyor. Siz biraz daha normal bir yatakta yatarken bu kez pamuklara sarılıp sarmalanan diğeri oluyor. Oyunlarınız, gördüğünüz ilgi devam ediyor etmesine ama sanki eskisi kadar değil. Güzel yemeklerinizi de yemeye devam ediyorsunuz elbette ama aslan payını hep diğeri kapıveriyor. Üstelik hatalarınız eskisi kadar gülücükle karşılanmıyor. Eğer bu hatalar tahtın diğer ortağının canını sıkıyorsa size çatık kaşlarla bakan insanlar gördüğünüz bile oluyor. Yavaş yavaş tahtınızı kaybettiğinize ikna oluyorsunuz. Sanki hiç kimse sizi eskisi gibi sevmiyor ve koşulsuz şekilde kabul etmiyor. En azından siz böyle düşünüyorsunuz. Dünya artık sizin değil diğerinin çevresinde dönüyor ve böyle bir şeye karşı kesinlikle hazırlıklı değilsiniz.

Böyle bir durumda nasıl hissedeceğinize, aklınızdan nelerin geçeceğine tekrar odaklanın. Belki biraz öfke, biraz üzüntü, hayal kırıklığı, değersizlik hissi ve elbette kıskançlık… Bu duygulardan birini bile yoğun olarak hissettiğimizde işimizin ne kadar zor olduğunu biliriz. İfade etmekte genellikle en çok zorlandığımız duygularımız bunlardır. Birkaçı bir araya geldiğinde ise hissettiğimiz şeyi tek bir sözcükle ifade etmek mümkündür: acı…

***

Kardeş sahibi olmak çocuklarımızın hayatındaki en büyük kriz dönemlerinden biridir. Özellikle erken çocukluk döneminde çocuklar duygusal çatışmalarını ve sorunlarını çözme konusunda çok az şey bilir. Sorunlarını çözmek için kullandıkları sosyal becerileri ise (paylaşmak, uzlaşmak vb..) henüz yeterince gelişmemiştir. Dolayısıyla yaşanan durumla başa çıkabilmek küçük bir çocuk için oldukça zordur.

Çocuklarımız oyuncaklarını, çikolatasını, giysilerini, oyun alanını ya da sahip oldukları pek çok şeyi paylaşmak konusunda istekli olabilirler. Ancak küçük yaştaki bir çocuk için en değerli şey başta ebeveynlerinin olmak üzere çevrenin ilgisidir. Bu ilgiyi paylaşmak konusunda ise genellikle çok cimri olurlar. Tüm ihtiyaçlarını karşılamak için ebeveynlerine ihtiyaç duyan bir kardeş, doğal olarak çocuğunuz için pek de hoş olmayan bir misafirdir.

Böyle bir durumda çocuğunuzun göstereceği ilk tepki genellikle öfkedir. Yeni doğan kardeşi istemediklerini, gitmesini istediklerini söyleyebilirler. Zaman zaman bu duygularını çok daha rahatsız edici şekillerde ifade edebilirler. Kardeşleriyle yalnız kaldıklarında ona zarar verecek davranışlarda bulunabilir ya da olumsuz durumlarda suçu kardeşlerinin üzerine atabilirler. Bu tür davranışlar çocuğunuzun içinde bulunduğu zor durumun belirtileridir ve son derece normaldir. Bu dönemde çocuğunuz en çok siz anne ve babalarının desteğine ihtiyaç duyar. Sizlerin ona vereceği destek çocuğunuzun yaşadığı sorunla çok daha kolay bir şekilde başa çıkmasına yardımcı olacaktır.

Bu durumda, kardeşin doğduğu dönemi daha rahat geçirmek için neler yapılabilir?

Kardeşinin olacağını hamilelik döneminde söyleyin.

Yeni bir kardeşin gelmekte olduğunu çocuklarına ne zaman söyleyecekleri pek çok ebeveyn için cevaplanması zor bir sorudur. Hamileliğinizin üçüncü ya da dördüncü ayından itibaren bu durumu çocuğunuzla paylaşmanızda hiçbir sakınca yoktur. Anlayabileceği bir dil kullanarak çocuğunuza durumu anlatın. Her kontrolde olmasa da bazı doktor kontrollerine çocuğunuzu da yanınızda götürün. Ultrason görüntülerinde ona kardeşini gösterin. Vücudunuzda ortaya çıkan değişimin nedenini açıklayın. Zaman zaman kendinizi iyi hissetmediğinizi ve çocuğunuz doğmadan önce de benzer şeyler yaşadığınızı anlatın. Böylece kardeşini, annesine zarar veren biri olarak görmesinin önüne geçmeye çalışın.

Kardeşinin alışverişini beraber yapın.

Doğacak olan bebeğinizin alışverişini yaparken çocuğunuzun size eşlik etmesine izin verin. Böylece kendini yaşanan sürecin dışında hissetmeyecek ve kardeşini daha çok sahiplenecektir.

Doğum sonrasında daha az zaman ayırabileceğinizi anlatın.

Bu dönemde çocuğunuz artık istenmediğini düşünebilir. Bu nedenle doğum sonrasında kardeşinin çok küçük ve bakıma muhtaç olması nedeniyle kendisine biraz daha az zaman ayırabileceğinizi çocuğunuza baştan söyleyin. Bu durumun ona olan sevginizle bir ilgisi olmadığını, onu eskisi kadar çok sevdiğinizi mutlaka belirtin.

Çocuğunuza kardeşi ile ilgili sorumluluk verin.

Çocuğunuzdan kardeşinin ihtiyaçlarını gidermenize yardımcı olmasını isteyin. Yaşına uygun vereceğiniz sorumluluk (biberon ya da bez getirme vb..) çocuğunuzun kendisini daha değerli hissetmesini sağlayacaktır. Yaptığı yardımların hayatınızı ne kadar kolaylaştırdığını anlatın ve bolca takdir edin.

Olumsuz tepkilerini anlayışla karşılayın.

Yukarıda da belirttiğim gibi, çocuğunuz duygularını olumsuz şekilde ifade edebilir. Böyle bir durumla karşılaştığınızda çocuğunuzun söylediklerini sonuna kadar ilgiyle dinleyin. Sonrasında sakinliğinizi koruyarak kendi duygu ve düşüncelerinizi ifade edin. Böyle bir durumda çocuğunuzu ayıplamayın ya da ona kızmayın. Bu sadece duygu ve düşüncelerini içine atmasına neden olacaktır. Çocuğunuz hayatındaki büyük değişikliğe uyum sağlamaya çalışıyor ve onun destek alabileceği en önemli kaynaklar sizlersiniz.

Kardeşinin doğduğu günü onun için özel hale getirin.

Kardeşinin doğduğu günü çocuğunuz için anlamlı hale getirmek oldukça kolaydır. Onun için alacağınız bir hediye ve abla ya da ağabey olacağı için yapacağınız küçük bir kutlama çocuğunuzun bu dönemi çok daha rahat geçirmesine yardımcı olacaktır.

Çocuklarımız, kardeşleri olduğunda kendilerini tahtını kaybetmiş bir kral ya da kraliçe gibi hisseder. En başından itibaren ne kadar hazırlıklı olursak olalım, çocuğumuzun kendini bir süre kötü hissetmesine engel olmamız zordur. Böyle bir dönemde ondan kızgınlığını, üzüntüsünü ya da kıskançlığını hissetmemesini istememiz hiçbir işe yaramayacağı gibi çocuğumuz için zarar verici olacaktır. Yapılması gereken, duygu ve düşüncelerini rahatlıkla paylaşabileceği bir ortam yaratmak ve yaşadığı zorluğu aşmaya çalışırken ona yol göstermektir. Çocuklarımıza karşı göstereceğimiz destekleyici tutum hem bizlerle hem de kardeşiyle olan ilişkisini çok daha uyumlu yaşamasına yardımcı olacaktır.


bu yazı, mother and baby dergisinin aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.


8 Ekim 2010

Çocuklar ve bakıcı seçimi



Çocuğun bakımının kim tarafından gerçekleştirileceği aileleri en çok zorlayan konulardan biridir. Özellikle anne ve babanın sürekli çalışmak zorunda olduğu durumlarda bu daha da önemli hale gelir. Ülkemizde yasal doğum izni süresinin çok kısa olması çalışmak zorunda olan ebeveynleri oldukça zor durumda bırakıyor. Anneler için 3 ay olan doğum izni, devlet memuru olmayan babalar için gerekli bile görülmemiş. Ebeveynlerin bebekleri için çok erken bir dönemde bakıcı arayışı içine girmesi, özellikle ayrılma kaygılarının üst düzeyde olduğu bir döneme rastladığı için sıkıntı da büyük olabiliyor. Hamilelik ve doğum sonrasında oldukça ciddi değişim geçiren hormon dengesi özellikle anneleri ciddi şekilde etkiliyor. Bu dönemde ayrılık kaygısı çok daha yüksekken, koruma güdüsü de oldukça güçlü bir şekilde yaşanıyor.

Bir bakıcıyla anlaşma yapıldıktan hemen sonra çocuğunuzu onunla yalnız bırakmanız iyi bir tercih olmaz. Çocuklar, özellikle erken yaşlarda yoğun olarak ayrılık kaygısı yaşarlar ve ebeveynlerin bir anda ortadan kaybolması, ona sevilmediğini ya da istenmediğini hissettirebilir. Bu da hem çocuğunuzun hem bakıcınızın ve dolayısıyla sizin zor durumda kalmanız anlamına gelir. Bu nedenle mutlaka bir geçiş süresi önceden planlanmalıdır. Bakıcınızı çocuğunuzla baş başa bırakmadan önce beraber geçireceğiniz en az bir hafta, daha sonra ortaya çıkabilecek pek çok problem riskinin ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır. Bu dönemde çocuğunuza en başından doğruları söylemeniz, onunla kuracağınız güven ilişkisi için de oldukça önemlidir.

Bakıcı konusunda karar verirken nelere dikkat etmeli diye düşündüğümüzde; öncelikle çocuğunuzun bakımını üstlenecek kişiyle güvenli bir ilişki kurulabilmesi çok önemli. İletişime açık, sorumluluk alabilen, zaman zaman hata yapabileceğini kabul edebilen, sabırlı, sevgisini gösterebilen ve kendini geliştirmeye açık bir insan olması herkes için bu sürecin daha sağlıklı yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Çocuk gelişimi konusunda bir bakıcının akademik bir eğitim almış olması elbette bir avantajdır. Ancak ülkemizde yaşayan pek çok insanın bu konuda eğitim almamış kişiler tarafından büyütülmüş olduğu da bir gerçektir. Bu noktada bakıcıların çocuklarla vakit geçirmeyi sevmeleri ve hem sizinle hem çocuğunuzla sıcak ilişki kurabilmeleri alınan eğitim kadar önemli. Çocuğunuzla ilgili sorumlulukları paylaşabileceğiniz bir bakıcıyla çalışmanın pek çok avantajı vardır. Öncelikle çocuk büyütmenin çok keyifli olmakla birlikte birçok zorluğunun bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Çocuğunuzun bakımı konusunda size yardımcı olan biri, üzerinizdeki yükü hafifletecektir. Bu da size çocuğunuzla daha fazla “kaliteli zaman” geçirme olanağı sunacaktır. Ayrıca çocuğunuzun farklı kültürlere sahip insanlarla bir arada vakit geçirmesi gelişimine katkı sağlayacaktır.

Çocuğunuzla bakıcı arasında bir sorun yaşanıyorsa, çocuğunuz bunu size bir şekilde belli edecektir. Onun duygusal durumunu, hal ve hareketlerini iyi takip etmeniz genellikle yaşadığı bir sorun varsa anlamanız için yeterli olacaktır. Bu noktada unutulmaması gereken, gelişim sürecindeki bir çocuğun zaten pek çok sorunu “doğal olarak” yaşayacağıdır. Yani yaşadığı bir sorunun nedeni bakıcıyla arasındaki ilişkiden kaynaklanmayabilir. Çocuğunuzun bir sorun yaşadığını fark ettiğinizde bunu bakıcınızla “sorgulayıcı” bir dil kullanmadan paylaşın. Soruna odaklanmak yerine çözüme odaklanmak herkesin işini kolaylaştıracaktır. Ancak çocuğunuzun huzursuzluğu artıyor ve süre de uzuyorsa farklı tedbirler almayı düşünmeniz doğaldır.

Çocuğunuzun yaşayabileceği sıkıntıları değerlendirdiğinizde gözden kaçırılmaması gereken nokta bir bakıcı için bu işin pek çok zorluğunun olmasıdır. Öncelikle bir çocuğun sorumluluğunu almak başlı başına zor bir görevdir. Çocuklar öğrenme güdüleri ve enerjileri çok yüksek olduğu için her an başlarını derde sokabilirler. Bu da çocuğun bakımını üstlenen kişi için oldukça kaygı vericidir. Ayrıca bakıcılar işverenleri olan ebeveynlerin de beklentilerini karşılayabilmek zorundadır ve bu da zaman zaman onların işlerini çok zorlaştırabilir. Bu nedenle her hangi bir sıkıntı yaşandığında anne ve baba olarak süreci iyi değerlenmeniz büyük önem taşır. Beklentileriniz karşılanamayacak kadar yüksek olduğunda sorun yaşanması kaçınılmazdır.

Bu konuda ailelerin ve çocukların sık yaşadığı sorunlardan biri de bakıcıların sık aralıklarla değişmesidir. Kimi zaman taşınma, iş değişikliği gibi nedenlerle, kimi zaman ailelerin beklentilerinin karşılanamaması ya da daha farklı nedenlerle aileler bakıcılarını değiştirmek isteyebilir. Ancak bu çocuğunuzun bazı sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Öncelikle sürekli yeni bir insanla tanışmak ve onunla güven ilişkisi kurmaya çalışmak küçük yaştaki bir çocuk için oldukça zorlayıcıdır. Ayrıca yaşanan sorunun kendisinden kaynaklandığına, sevilmeyen ve istenmeyen biri olduğuna inanabilir. Bu da çocuğunuzun özgüvenini olumsuz yönde etkileyebilir.

Yukarıda değindiğimiz sorunların yaşanmaması için yapılabilecek şeylerden biri bakıcınızla beklentileriniz üzerinde önceden anlaşmak ve onunla sağlıklı bir iletişim kurmaya çalışmaktır. Böylelikle bakıcınız ne yapması ve yapmaması gerektiğini bilecektir. Bu da işini oldukça kolaylaştıracak ve sorun yaşanması ihtimalini azaltacaktır. Bakıcınızla kuracağınız iletişim konusunda, ona göstereceğiniz saygı bakıcınızın evinize ve çocuğunuza olan bağlılığını artıracaktır. Çocuğunuzun neredeyse her konuda sizi model aldığını düşündüğümüzde bu konunun önemi daha fazla ortaya çıkacaktır. Anne ve babasının saygı duymadığı bir insana çocuk da saygı göstermeyecektir. Bu da kaçınılmaz olarak birçok sorunun yaşanmasına neden olacaktır.

Çocuklarının bakımı için bir bakıcıyla anlaşan ailelerin yaşadığı bir diğer sorun ise denetlemedir. Günün büyük kısmını çocuğunuzla baş başa geçiren birinin neler yaptığını bilmeyi her aile ister. Ancak burada seçilen yönteme çok dikkat etmek gerekir. Evin her köşesine kamera yerleştirmek ya da gün sonunda bakıcınızdan sorgulayıcı bir dil kullanarak ayrıntılı rapor almak, sonrasında bilgilerin doğruluğundan emin olmak için çocuğunuzla tekrar konuşmak etkili yöntemler olarak görünebilir. Ancak bu tür yöntemlerin zararı faydasından daha fazladır. Öncelikle bu tür yaklaşımlar bakıcınızın kendini gergin hissetmesine yol açabilir. Yaşanan bu gerilim bir süre sonra bakıcınızla çocuğunuz arasındaki ilişkide büyük ihtimalle kendini gösterecektir. Çocuğunuz için ise böyle bir durumu yaşamak çok daha farklı sonuçlara yol açacaktır. Çocuğunuz sizin davranışlarınıza bakarak Dünya’nın kendisi için çok güvensiz bir yer olduğuna ikna olabilir. İnsanların güvenilmemesi gereken varlıklar olduğunu düşünebilir. Kendini güvende hissedebilmek için sürekli bir yetişkin tarafından izlenmek ve takip edilmek ihtiyacı duyabilir. Bu da çocuğunuzun bağımsızlaşmaya başladığı yaşlardan itibaren birçok sorun yaşamasına neden olabilir.

Bu yazı mother and baby dergisinin ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.










20 Eylül 2010



Çocuklar öğrenme motivasyonunu nasıl korur?


Kısa süre önce bir yaşını tamamlayan kızıma baktığımda kocaman bir enerji görüyorum. Sürekli oyun oynuyor ve oyun oynayarak hayatına yeni şeyler katıyor. Şu an öğrendiği şeyleri hayatı boyunca kullanacağı için bu dönem hem onun hem de bizim için oldukça önemli. Yürümek, konuşmak gibi temel becerileri kazanmaya çalışıyor. Ayrıca çevresindeki her nesne ayrı bir merak konusu. Yapısı, şekli, dokusu, sesi, tadı kısacası her şeyiyle dünyayı tanımak için uğraşıyor. Masanın üzerindeki oyuncağına uzanırken yükseklik, koltuğun altına yuvarlanan topu almaya çalışırken uzaklık, boyuna uygun her tür nesneyi kaldırmaya çalışırken ağırlık ve buna benzer pek çok temel kavramı öğreniyor.

Bu süreçte beni kendine en çok hayran bıraktığı nokta motivasyonunu asla kaybetmemesi oldu. Oysa bir yetişkin olarak düşündüğümde kızım sürekli bir “başarısızlık” durumuyla karşı karşıya. Emeklemeye başladığında defalarca kez yere kapaklandı ve gerçekten canı çok acıdı ancak vazgeçmedi. Kolları ve bacakları yeterince güçlendiğinde ayağa kalkmaya çalıştı. Tahmin edebileceğiniz gibi ilk denemelerinin neredeyse tamamı poposunun üzerine oturmasıyla sonuçlandı. O, yine vazgeçmedi. Yere yeterince sağlam karar verdiğinde adım atmaya başladı. Önce ilk adım, ardından ikinci, üçüncü, dördüncü derken sonunda yürümeyi öğrendi. Şu an kendisi için oldukça uzun sayılabilecek mesafeleri yürüyebiliyor.

Dil gelişimine baktığım zaman da farklı bir şey göremiyorum. Duyduğu sesleri, gördüğü mimikleri taklit etmek için inanılmaz bir çaba gösteriyor. Başlangıçta neredeyse hiç ilgisi olmayan sesler çıkarıyor. Ancak bu konuda da geri adım atmaya hiç niyeti yok. Doğru sesi bulana kadar denemeye devam ediyor ve edecek. Yarım yamalak söyleyebildiği kelimelere yenileri eklenecek. Sonra kelimeler arasındaki ilişkileri keşfedip cümle kurmaya başlayacak ve konuşmayı öğrenecek.

Açık konuşmak gerekirse burada kendimle ilgili övünecek fazla bir şey göremiyorum. Bizlerin, yani çevresindeki yetişkinlerin yaptığı şey sadece onun için olabildiğince güvenli bir ortam yaratmak ve oyunlarına elimizden geldiği kadar eşlik etmeye çalışmak. Öğrenme sürecinin neredeyse tamamını kızım kendi başına hallediyor. Bize de onunla beraber yaşamanın keyfini çıkarmak kalıyor.

Yazının buraya kadar olan kısmını okuduğunuzda her şey olması gerektiği gibi görünüyor olabilir. Fiziksel ve zihinsel sağlığı yerinde olan her bebek ya da çocuk gibi kızım da gelişim dönemine uygun becerileri kazanıyor. Ancak bu becerileri kazanmak için pek çok bedeli ödemeye hazır olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Yürümeyi öğrenmek için kaç kez düştü ve canı yandı bilemiyorum. Benzer şekilde, bilişsel gelişimi için çok önemli olan nesnelere ulaşabilmek için kaç kez parmaklarını çekmecelere ve dolap kapaklarına sıkıştırdı, kaç kez bir yerlere çarptı ya da buna benzer şeyler yaşadı bunu da bilemiyorum. Şu an gördüğüm ve bildiğim tek şey bu yaşantıların hiçbirinin kızımın cesaretini azaltmadığı ve öğrenme motivasyonunu düşürmediği. İşte beni kendine hayran bıraktığı şey de bundan başka bir şey değil.
Öyleyse, bebeklerimizle ya da çocuklarımızla empati kurmamızı kolaylaştıracağına inandığım şu soruyu sormalıyım. Acaba yetişkinler olarak, kaçımız yeni bir dil öğrenmek ya da yeni bir beceri kazanmak (kayak, sörf, basketbol, pılates, enstruman çalmak, resim yapmak vb..) için gereken bedelleri ödemeye hazırız?

Ne yazık ki birçoğumuz başarısız olma korkusu, yetersizlik düşüncesi ve buna benzer başka pek çok nedenle yeni bir şey öğrenme konusunda oldukça çekingen davranıyoruz. Sahip olduğumuz potansiyeli olduğundan çok daha aşağıda görüyoruz. Buna bağlı olarak bir öğrenme sürecinde karşılaşabileceğimiz zorlukları olduklarından çok daha büyükmüş gibi algılıyoruz. Bu da genellikle denemeden başarısızlığımızı kabul etmemize ya da başladıktan kısa süre sonra vazgeçmemize neden olabiliyor.

Çocuklarımızla aramızdaki fark nedir o halde? Çocuklarımız yeni bir şey öğrenme konusunda bu kadar istekliyken yetişkinlerin motivasyonu daha başlamadan nasıl kırılabiliyor?

Çocuklarımızla aramızdaki en temel fark başarı ve başarısızlığı tanımlama biçiminden kaynaklanıyor. Çocuklarımız, yürümeyi öğrenmeye çalışırken düştüğünde bu durumu öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak görüyor ve tekrar deniyor. Yetişkinler ise kendilerine ait benzer deneyimleri başarısızlık olarak tanımlıyor. Doğal olarak buna eşlik eden düşüncelerimiz, yetersizlik, beceriksizlik ve buna benzer olumsuz düşünceler oluyor. Kendimizi böyle değerlendirdiğimizde ise olumsuz bir duygu durumu içine girebiliyoruz. Öğrenmeye çalıştığımız şeyle olumsuz duygu ve düşüncelerimizi eşleştirdiğimizde ise motivasyonumuz düşüyor ve aynı deneyimi tekrar yaşamamak amacıyla vazgeçme ihtimalimiz artıyor.

O halde çocuklarımızın bu tür sorunları daha az yaşaması için neler yapabiliriz?
Alınan sonuçtan bağımsız olarak çocuklarımızın gösterdiği çabayı takdir etmek, çabalarının devamını sağlayabilmek için oldukça önemli. Çünkü yetenek ve zeka gibi doğuştan getirdiğimiz özellikleri çok fazla artırma ya da azaltma imkanına sahip değiliz. Buna karşı çaba rahatlıkla artırabileceğimiz ya da azaltabileceğimiz bir şey. Çocuklarımızın gösterdiği çabayı takdir ettiğimizde, çocuklarımız olumsuz sonuçlarla karşılaştıklarında bile tekrar denemek için daha istekli olacaktır.

Çocuklarımızın güçlü yanlarını sürekli desteklemek de bu konuda bizlere çok yardımcı olacaktır. Çocuklarımızın eksik gördüğümüz yönlerini eleştirel bir dil kullanarak ifade etmek onların kendilerini kötü hissetmesine ve çaba göstermeyi bırakmasına neden olabilir. Buna karşı güçlü yanlarını ve olumlu özelliklerini takdir etmek onların özgüvenini besleyecek ve karşılaştıkları güçlüklerle daha rahat baş etmelerine yardımcı olacaktır.

Yaptıkları hatalardan sonra eleştirmek yerine hatanın nereden kaynaklandığını düşünmek ve bir sonraki denemesinde neyi değiştirmesi gerektiğini planlamak çocuklarımızın sorun çözme becerilerini olumlu yönde destekleyecektir. Ayrıca sorun yerine çözüme odaklanmak kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır. Bu tür durumlarda çocuklarımızın geçmiş başarılarından bahsetmek de bize yardımcı olacaktır. Böylece zorluklarla karşılaştığında hangi özelliklerinin işine yarayacağını daha net bir şekilde görecektir.

Çocuklarımız en başta biz anne ve babalarını örnek almaktadır. Genel olarak bizler pozitif davrandığımızda onlar da bunun daha doğru olduğunu düşünecek ve hayata bu şekilde bakacaklardır. Bu da hem mutlu olmalarını kolaylaştıracak hem özgüvenlerini destekleyecek hem de zorluklar karşısında daha kararlı olmalarını sağlayacaktır. Hayatları boyunca çocuklarımız pek çok kez hata yapacak, başaramadığına inanacak, yenilgiyle yüzleşmek zorunda kalacak. O zaman başlarını çevirdiklerinde yanlarında görecekleri kişiler bizleriz. Böyle bir zamanda onu tekrar cesaretlendirmek için ağzımızdan çıkacak küçük bir kelime ya da anlayışla karşıladığımızı belirten bir gülümseme hem çocukların hem de bizim hayatımıza çok şey katacaktır.

Bu yazı, mother and baby dergisinin 2010 eylül sayısında yayınlanmıştır.

31 Ağustos 2010



Anne-baba ve çocuk iletişimi

Ailelerle yaptığımız psikoterapi seanslarında çocuklarıyla ilgili dile getirdikleri ve bizim oldukça sık duyduğumuz bir şey vardır: “Benim çocuğum hiç söz dinlemiyor.” Çocuklarımız 18-24 aylık olana kadar onlarla kurmaya çalıştığımız iletişim genellikle sözel değildir. Daha doğrusu biz onlarla sürekli konuşuruz –ve kesinlikle bu yanlış değildir- ancak çocuklarımızın bizi anlamalarını pek beklemeyiz. Ancak çocuklarımız büyüdükçe, bizi daha iyi anlamaya ve kendi isteklerini sözel olarak ifade edebilmeye başladıkça bizim onlardan beklediğimiz şeyler de değişir. Artık konuştuğumuzda bizi anlamalarını ve duruma uygun olan şeyi yapmalarını bekleriz. İşte bu noktadan sonra birçok aile için yukarıda belirtmiş olduğum şikayet kendini göstermeye başlar:
“Benim çocuğum hiç söz dinlemiyor.”

Burada sözel iletişimle ilgili neler yapmamız gerektiğini tartışmadan önce “iletişim” kavramının neyi ifade ettiğini belirtmemiz gerekiyor. İletişim, birbirinden farklı pek çok alanda kullanılan ve onlarca farklı tanıma sahip olan bir kavram. Ancak iletişim için kısaca, “insanlar arasında anlamları ortak kılma eğilimidir.” Şeklinde bir tanımlama yapabiliriz. İletişimden bahsettiğimizde dört ana unsur karşımıza çıkıyor. Bunlar, kaynak, hedef, mesaj ve iletişim ortamı. Kaynak, mesajı vermeyi amaçlayan kişidir. Hedef, mesajı alması beklenen kişidir. Mesaj, anlatmak istediğimiz şey ve iletişim ortamı ise mesajı verirken bulunduğumuz ortam ve kullandığımız araçlar.

Çocuklarımızla sözel iletişim kurmaya çalışırken yaşadığımız sorunlara baktığımızda genellikle yukarıda bahsettiğimiz dört unsurdan bazılarında sıkıntı olduğunu gözlemliyoruz. Zaman zaman çocuğumuz verilen mesajı alabilecek durumda olmayabiliyor. Ya da vermeye çalıştığımız mesaj çocuklarımız için çok uzun ya da karmaşık olabiliyor. Mesajı vermek istediğimiz zaman içinde bulunduğumuz ortam uygun olmayabiliyor. O halde tüm bu sıkıntıları yaşamamak için ne yapmalıyız, nelere dikkat etmeliyiz?

Çocuğunuzun gelişim dönemlerine uygun mesajlar verin.

Çocuğunuz 2-3 yaşındaysa genellikle 2 kelimeden oluşan, 3-4 yaşlarındaysa 3 kelimeden oluşan cümleler kurmaya özen gösterin. Kurduğunuz uzun bir cümleyi anlamak bu yaşlardaki çocuklar için çok kolay değildir. Ayrıca aklında tutamayacağı kadar çok şey istemek hem çocuğunuzu hem de sizi zor durumda bırakabilir. Çocuğunuz sizin ilk isteğinizi yerine getirmeye çalışırken diğer söylediklerinizi unutabilir ve o sırada dikkatini çeken başka şeylerle ilgilenmeye başlayabilir. Bu durum sizin öfke, üzüntü gibi duyguları yaşamanıza neden olabileceği gibi, çocuğunuzun da kendini yetersiz hissetmesine yol açabilir.

Çocuğunuzla konuşurken ve onu dinlerken göz teması kurmaya çalışın.

Çocuğunuz size bir şeyler anlatmaya çalışırken onunla göz teması kurmanız çok önemlidir. Ayrıca bedeniniz de kurmaya çalıştığınız iletişimin etkin bir parçasıdır. Bu nedenle konuşmayı takip ederken jest ve mimiklerinizi kullanarak etkin dinleme yapmanız iletişiminizi kuvvetlendirecektir. Bu hem çocuğunuza önemsendiğini hissettirecek ve özgüvenini destekleyecek, hem de sizi örnek alacağı için siz onunla konuşmaya çalışırken benzer şekilde karşılık vermek isteyecektir. Ayrıca siz de çocuğunuzla konuşmak istediğiniz zaman mümkün olduğunca aynı seviyeye inmeye çalışın. Göz teması kurun ve ona dokunmaya çalışın. Ses tonunuzu ayarlayın. Söylediğiniz şeyle bedeninizin uyumlu olmasına özen göstermeye çalışın. Eğer ağzınızdan “hayır” kelimesi çıkarken bedeniniz “aslında olabilir” diyorsa çocuğunuz ikinci şıkkı tercih edecektir. Unutmayın ki, bir iletişimde ortalama olarak kelimeler %10, ses tonu %30 ve beden dili %60 rol oynar.

Çocuğunuzun eğlenerek yaptığı bir şeyi bölmeyin.

Çocuğunuz gittiğiniz bir misafirlikte ya da parkta oyununun en heyecanlı yerindeyken ona gitmeniz gerektiğini söylemeniz hoşuna gitmeyecektir. Çünkü daha eğlenceli bir alternatif olmadığı sürece hiçbir çocuk oyununu bırakmak istemez. Bu nedenle çocuğunuzu hazırlamanız işinizi kolaylaştıracaktır. Bulunduğunuz yeri terk etmeden 15-30 dakika önce “az sonra kalkacağız, istersen yavaş yavaş oyununu tamamla” şeklinde bir mesaj vermeniz hem sizi hem de çocuğunuzu rahatlatacaktır. Bu mesajı belli aralıklarla ve duruma uygun şekilde söylemeniz, çocuğunuza hayal dünyasındaki oyundan çıkıp gerçek dünyaya geri dönebilmesi için zaman kazandıracaktır.

Olumsuz durumları başka insanların yanında konuşmayın.

Çocuklar sıklıkla yapmaması gereken şeyleri yaparlar ve bu durum biz yetişkinler için zaman zaman oldukça zorlayıcıdır. Böyle bir durumda çocuğunuzla yalnız konuşmanız iyi olacaktır. Özellikle akranlarının ya da aileden olmayan amcaların teyzelerin yanında eleştirilmek çocuğunuzu üzecek ve öfkelendirecektir. Sonrasında ise sizi daha çok kızdıracak bir şey yapması genellikle kaçınılmazdır. Akranlarının kendine örnek gösterilmesi ya da aile dostlarının ve akrabalarının önünde eleştirilmesi çocuklara olumlu hiçbir şey kazandırmaz. Tam tersine çocuğunuzu aynı şeyi yapmaya; yani anne veya babasını arkadaşlarının yanında küçük düşürecek şekilde davranmaya teşvik eder.

Etiketleme yapmayın.

Etiketleme alışkanlığı ne yazık ki ailelerimizin, dolayısıyla çocuklarımızın en çok yaşadığı sorunlardan biridir. Yaramaz, dağınık, sorumsuz, şımarık, tembel gibi ifadeler bizim geleneksel eğitim anlayışımız içinde önemli bir yer tutar ve hiçbir işe yaramaz. Öncelikle bu tür ifadelerin kendisi hakkında kullanıldığını gören çocuk kendini kötü hissedecektir. Ayrıca özgüven gelişimi açısından da bu tür ifadeler son derece zararlıdır. Bununla beraber, çocuklar için anne ve babalarının söylediği şeyler son derece önemlidir. Yani; inatçı olduğu söylenen bir çocuk rahatlıkla “annem inatçı olduğumu söylediğine göre ben inatçıyım. Öyleyse inatçı insanlar nasıl davranıyorsa ben de o şekilde davranmalıyım” diye düşünebilir. Bu da olumsuz davranışların azalmasını değil artmasını sağlayacaktır.

Bu tür etiketler çocuklarımıza sorunun nereden kaynaklandığıyla ilgili bir şey söylemediği için de öğretici değildir. Odasındaki oyuncakları toplamadığı için “dağınık” olmakla eleştirilen bir çocuk, o sırada sorunun hangi davranışından kaynaklandığını fark etmez. Öğrendiği tek şey “dağınık” bir çocuk olduğudur.

Ben dili kullanın.

Ben dili kullanmak kendimizden bahsetmek demek değildir. Ben dili, bizim var olan durumu nasıl algıladığımızı, nasıl hissettiğimizi ve ne yapılması gerektiğini anlatmaya yarayan, son derece yapıcı bir konuşma tarzıdır. Yukarıdaki örnek üzerinden devam edecek olursak;

Çocuğunuzun oyuncaklarıyla işi bittikten sonra toplaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Ancak çocuğunuz her hangi bir nedenle bunu yapmayı unutuyor. Öncelikle ona neyi gördüğünüzü ifade edin. “Ben, oyuncaklarını toplamadığını görüyorum.” Sonrasında ise nasıl hissettiğinizi söyleyin. “bu beni hem üzüyor, hem de birazcık öfkelendiriyor.” Çocuğunuzun bu davranışının ne tür olumsuz sonuçlara yol açacağını belirtin. “Sen oyuncaklarını bu şekilde bıraktığında onları ben toplamak zorunda kalıyorum.” Ondan istediğiniz şeyi net bir şekilde söyleyin. “Oyuncaklarınla işin bittiğinde onları toplamanı istiyorum.” Son olarak talep ettiğiniz şeyin sonucunda ne tür olumlu gelişmeler olacağını anlatın. “sen oyuncaklarını topladığında ben daha az yorulacağım. Ayrıca böylelikle sana ayırabileceğim daha çok vaktim olacak.”

Ben dilini kullanmak sizde ortaya çıkabilecek olumsuz duyguların birikmesini engellediği için kısa ve uzun vadede oldukça yararlıdır. Ayrıca çocuğunuza isteklerinizi ve şikayetlerinizi sakin bir dille anlatma imkanı verir. Çocuğunuz duydukları sonucunda kendini kötü hissetmez. Bunun kişiliğine bir saldırı olduğunu düşünmez ve özgüveni zedelenmez. Davranışlarının ne tür sonuçlara yol açtığını görmek sorumluluk bilincinin gelişimine olumlu katkı sağlar. Duygularını ve isteklerini makul bir şekilde ifade etmenin yollarını sizi model alarak öğrenmiş olacağı için sonradan oluşabilecek pek çok sorun ortadan kalkmış olur.

bu yazı, mother and baby dergisinin temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır.


Paylaş

30 Nisan 2010

Kim Korkar Hain Kurttan? “Çocuklarda korkunun gelişimi”

Korku, bir tehlike ya da tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü olarak tanımlanır. Bu duyguyu yaşamaktan hoşlanmasak da hayatımızı sağlıklı şekilde devam ettirebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz duyguların başında gelir. Her ne kadar hoşlanmasak da yaşamımızı sağlıklı biçimde sürdürmek için gereksindiğimiz duyguların başında gelir korku. Korku, bedenimiz için bir sinyal görevi görür. Kendisini tehlikeli bir durumdan uzaklaştırabilecek ya da savunabilecek şekilde çalışmaya başlar. Hızlı hareket edebilmek için kalp daha fazla kan pompalar, oksijen ihtiyacı arttığı için solunum sistemi daha hızlı çalışır. Buna bağlı olarak vücut ısısı yükselir. İnsan kendini gergin ve tetikte hisseder. Bu sinyal bizim için çok önemlidir ancak her zaman ‘gerçekten’ bir tehlike olduğu anlamına gelmez. Ayrıca ortada görünür bir tehlike olsa bile, harekete geçmeye hazır olan bedeni kontrol edebilmek için sakin olmak ve o sırada korkuyla başa çıkabilmeyi öğrenmek gerekir. Bu öğrenme ise insan doğduğu anda başlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ilk yol göstericiler ailelerdir.

Çocuklarda korku duygusunun gelişimi yaşadıkları dönemlere göre farklılık gösterir. Bunlar çeşitli sesler, görüntüler olabileceği gibi yabancılar, hayvanlar, taşıtlar veya hayali varlıklar da olabilir. Korkulan ‘şey’ ne olursa olsun, çocukların kendilerini rahatlatmak ve güvende olduklarını hissetmek için yaptıkları genellikle aynıdır: Güvenilir bir yetişkine yaklaşır ve her şeyin yolunda olduğunu anlamak için olumlu bir işaret bekler.

0-6 ay:

Bu dönemde bebekler genellikle ani ve şiddetli gelen seslerden korkar. Görme yetileri henüz tam olarak gelişmediği için anneyi sesinden, kokusundan ve kalp ritminden tanırlar. Kendilerini annelerinin yanında daha güvende hissederler. Bu nedenle korktuklarında anneye yakın olmak isterler. Parasempatik sinir sistemleri henüz gelişmediğinden kendilerini rahatlatamazlar ve bu nedenle rahatlayabilmek için mutlaka yardıma ihtiyaç duyarlar. Bu dönemde bebeğin ihtiyaçlarının vaktinde karşılanması ve korktuklarında yalnız bırakılmamaları çocuğun anneyle güvenli bağlanma ilişkisi kurmasını sağlar.

6-18 ay:

Bebekler 6 aylık olduklarında görme yetileri gelişir ve gördükleri insanları ayırt etmeye başlar. Daha önce aralarında bir fark yokmuş gibi görünen insanların aslında farklı kişilerden oluştuğunu görürler. Kendilerini güvende hissettikleri ve alışık oldukları yer ebeveynlerinin yanı olduğu için, iletişim kurmaya çalışan insanları başlangıçta tehdit olarak algılayabilirler. Yabancılara karşı geliştirilen bu korkuyla başa çıkabilmek için ebeveynlerine daha çok yaklaşırlar. Bebeği zorlamadan korkusunu aşmasını sağlamanın yolu, ondan uzaklaşmamaktır. Kendini hazır hissetmediği bir durumla karşı karşıya bırakılmamalıdır.

Kendisiyle iletişim kurmaya çalışan kişinin ebeveynleriyle sıcak bir ilişkisi olduğunu görmek bebeği rahatlatır. Zarar görmeyeceğine ikna olan bebek, ilişki kurmaya hazırdır ve yavaş yavaş güvenli alanının sınırlarını genişletir.

Bu dönemde bebeklerin ve ailelerin karşılaştığı önemli değişimlerden biri de bebeğin hareket edebileceği olgunluğa ulaşmasıdır. Bebekler bir taraftan uzaklaşarak daha fazla nesneyle ilgilenmek isterken diğer taraftan güvenli alanlarından uzaklaşmaktan korkarlar. Bu nedenle bebekler çevreleriyle ilgilenirken ebeveynlerini de görmek isterler. Göremedikleri zaman kendilerini güvende hissetmezler. Ebeveynler, bebeklerinin kendisini güvende hissedeceği kadar yakınında bulunmalı ancak onun çevresiyle ilgilenebilmesi için uzaklaşmasına izin vermelidir.

Ebeveynlerin, çocuklarının başına kötü bir şey geleceğinden endişe ederek sürekli onları yanlarında tutmaya ve korumaya çalışması, çocuğun Dünyanın tehlikeli bir yer olduğuyla ilgili düşünceler oluşturmasına neden olabilir.

18 ay- 3 yaş:

Bu dönemde, çocukların dil gelişimi başlamıştır. Kelime kullanırlar ve ilkel bir düzeyde de olsa bir sembol ile bu sembolün temsil ettiği nesne arasında ilişkiyi anlayabilirler. Dil becerilerinin gelişmesi, çocukların benzerlikleri fark ederek grup oluşturabilmelerini sağlar. Çevrelerinde gördükleri diğer varlıkları insanlardan ayırabilirler. Çocukların bu dönemde hayvanlardan, taşıtlardan ya da buna benzer varlıklardan korkmasının nedeni budur. Çocuklar; henüz tanımlayamadıkları için bu varlıkların tehlikeli olduğu şüphesi taşır.

Tehlikeli olanla olmayan arasındaki farkları anlayabilmeleri için sordukları sorulara anlayabilecekleri şekilde cevap vermek gerekir. Ayrıca, korktuklarında yapacakları ilk şey, güvendikleri yetişkinlere bakmak olacaktır. Sözel ve bedensel mesajlara bakıp davranışlarını ona göre düzenleyecektir. Eğer korku tepkisi görüyorsa tehdidin gerçek olduğuna karar verecek ve korkacaktır. Sakin olduğunuzu gördüğünde ise kontrolün kendi elinde olduğuna karar verecek ve buna göre hareket edecektir.

Çocuklar bu dönemde de yüksek veya ani seslerden ve yabancılardan korkmaya devam edebilirler. Ancak korku, daha önceki dönemlere göre daha azdır ve kontrolün kendilerinde olduğu hissi daha kuvvetlidir.

3-6 yaş:

İnsanların en çok soru sorduğu dönem belki de 3-6 yaş dönemidir. Dil becerilerindeki gelişme onlara dünyayı daha ayrıntılı şekilde tanımlama imkanı yaratır. Dil gelişimine bağlı olarak ortaya çıkan soyutlama becerisi, çocuklara hayali oyunlar oynama şansı tanır. Çocuklar bu dönemde hayal ile gerçeği ayırt edemez. Bu nedenle masalları gerçekmiş gibi dinlerler. Çocukların hayal gücünde gerçekleşen bu gelişme onların dünyasını zenginleştirirken aynı zamanda yeni korkuların ortaya çıkmasına neden olabilir. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını dinleyen bir çocuk için; Pamuk Prenses, cücelerin ormandaki mutlu yaşamı ya da son anda kurtarıcı olarak sahneye çıkan prens ne kadar büyüleyiciyse, Pamuk Prenses’i ormana götüren avcı ya da kötü kalpli cadı da o kadar korkutucudur. Televizyon ve bilgisayarda izledikleri görüntüler ya da çevrelerinde konuşulan konular, çocuklarda benzer etkiler yaratabilir.

Çocuklar korkularını pek çok farklı şekilde ifade edebilir. Doğrudan konuyla ilgili soru sorabilirler. Çizdikleri resimler ya da oyunlar, yaşadıkları korkunun ipuçlarını taşıyabilir. Kötü rüyalar, uyku düzeninde bozulma ya da alt ıslatma gibi belirtiler, yaşadıkları korkuyla ilişkili olabilir. Çocuk, yaşadığı durumu sözlerle ifade etmekte zorlanıyor olabilir. Bu noktada, ebeveynler çocuklarını sakin bir ifadeyle sonuna kadar dinlemeli, açıklamakta zorlandığını hissettiğinde soracağı sorularla kendini ifade etmesine yardımcı olmalıdır. Korkunun nedeni bir yetişkin için gerçek dışı olabilir ancak unutulmamalıdır ki, çocuk için yaşanan korku gerçektir. Bu nedenle çocuğa korkulacak bir şey olmadığını söylemek onu rahatlatmaz. Tam tersine çocuğun ‘anlaşılamadığını’ hissetmesine neden olur. Yetişkinin abartılı bir tepki vermesi durumunda ise, çocuk korktuğu şeyin büyükleri bile korkuttuğunu düşünebilir. Bu durumda çocuğun korkusunun daha da artması beklenebilir.

3-6 yaş döneminde çocuklar ölüm, cinsellik, din gibi konular üzerine düşünmeye başlar ve pek çok soru sorarlar. Anlaşılması yetişkinler için bile kolay olmayan bu konularda çocukların yaşadığı kafa karışıklığı son derece doğaldır. Ailelerin bu tür konularla ilgili sorulara cevap verirken nelere dikkat etmeleri gerektiği, başlı başına farklı bir yazı konusudur. Ancak aileler çocuklarının bu dönemde hayal ile gerçeği birbirinden ayırmakta zorlandıklarını göz önünde bulundurmalıdır. Bu tür konularla ilgili soruları görmezden gelmek ya da “ayıp, günah” gibi cevaplar vermek, çocuğun konuşma cesaretini ve isteğini azaltacaktır. Çocukların bu tür soruları kendi hayal dünyaları içinde cevaplandırmaları, daha sonra ortaya çıkabilecek birçok korkunun temelini oluşturabilir. Bu nedenle ebeveynlerin çocuğun sorularına korkmasına neden olabilecek faktörlerden uzak durarak cevap vermesi önemlidir.

Neler Yapılabilir?

Çocuklar için korkuyla baş etme, ailenin önemli rol üstlendiği bir öğrenme sürecidir. Çocuğa kendini güvende hissedeceği bir ortam yaratmak, zor durumlarda yanında olacağını göstermek, başa çıkma becerilerini kazanmasında ve geliştirmesinde yardım etmek, ailelerin görevidir.

Çocuğunuzu çatışma ortamından uzak tutun

Anne ve baba arasında yaşanılan anlaşmazlıkların çocukların bulunduğu ortamda çözülmeye çalışılması ya da taraf olmalarının beklenmesi çocuğu huzursuz edecektir. Çocuklar, anne ve baba arasındaki anlaşmazlıkları çözmekle sorumlu tutulamazlar. Sürekli gergin bir ortamda yaşamak zorunda kalan çocuğun pek çok korku ve kaygı geliştirmesi kaçınılmazdır.

Çocuğunuzun korkularını görmezden gelmeyin

Öcülerden korkan dört yaşındaki bir çocuğa öcülerin olmadığını söylemek ya da bu durumu ciddiye almadığınızı gösteren cevaplar vermek çocuğunuzu rahatlatmaz. Gerçek ve hayal arasındaki farkı belirleyemeyen çocuğun ‘anlaşılamadığını’ hissetmesine yol açar. Böyle bir durumda çocuğun korkularını paylaşma isteği azalabilir. Çocukla sadece iletişim kurmak bile onun rahatlamasına yardımcı olur. Aile çocuğun korkularını dinlemeli ve bu korkuyla başa çıkabilecek yöntemleri geliştirebilmesi için ona yol göstermelidir.

Çocuklarınızın korkularını büyütmeyin

Çocuklar anne ve babalarını dünyayı anlayabilmek için bir ayna gibi kullanırlar. Çocuk korktuğu zaman anne ve babasının sözel ve bedensel mesajlarına bakarak süreci anlamaya çalışır. Bu nedenle çocuğunuz herhangi bir şeyden korktuğunda sakin kalmanız önemlidir. Bu sayede çocuk kontrolün kendi elinde olduğuna daha kolay inanacaktır. Ayrıca anne ve babanın soğukkanlılığını koruması, çocuğun korkularıyla başa çıkabilmesi için iyi bir model oluşturacaktır.

Korkuyu bir eğitim aracı olarak kullanmayın

Çocuğunuzun istenmeyen bir davranışını engellemek için onu korkutmayın. Bu tür yöntemler çocuğunuzun olumlu davranış kazanmasında ya da olumsuz davranışının ortadan kalkmasında hiçbir işe yaramaz. Çocuk böyle bir durumda sadece korkar. Yanlış bilgiler, inanışlar ve korkular dışında hiçbir şey kazanmaz. Tabağındaki yemekleri bitirmediği takdirde başına kötü bir şey geleceği söylenen çocuğun bu süreçte kazanacağı tek şey bir yeme problemi olacaktır.

Korku nedeniyle yaşam düzeninde değişiklik yapmayın

Kötü bir rüyadan korktuğu için anne ve babasının yanında yatmak isteyen çocuğa bu nedenle izin vermek korkulan şeyi bir gerçek haline getirecektir. Çocuklar anne ve babalarıyla birlikte uyumayı çok sevdikleri için yaşadıkları korku aynı zamanda bir ödüle dönüşecektir. Bu nedenle korkmuş halde yanınıza gelen çocuğunuzu sonuna kadar dinleyin ve sakinleşene kadar bekleyin. Çocuğunuz sakinleşince onunla beraber yatağına gidin ve uyuyana kadar yanında kalın. Bu hem çocuğunuzun kendini güvende hissetmesini sağlayacak hem de korkusuyla başa çıkmasını kolaylaştıracaktır. Çocuğunuzla kendi yatağınızda vakit geçirme zevkini güzel zamanlara saklayın.

Çocuğunuzla ortak dil kullanın

Çocuklar, karşılaştıkları pek çok güçlükle hayal güçlerini kullanarak başa çıkarlar. Masal, oyun, resim gibi aktiviteler çocukların öğrenme sürecinde önemli yer tutar. Korkularıyla başa çıkabilmeleri için anlamakta zorlanacağı açıklamalar yapmak yerine, çocuklara eşlik edin. Korkuya neden olan şeyleri oyun, masal ya da resim kullanarak anlatmak çocuklar için daha rahattır. Ayrıca çocuğun ebeveynle iyi zaman geçirmesini sağlar. Bu şekilde iletişim kurulan çocuk, korku ve kaygılarını sizinle paylaşmak için daha istekli olacaktır.

Uzman desteği alın

Çocuklar korkularıyla başa çıkmakta zorlanabilir. Çocuğun aileden aldığı destek çok önemlidir ancak her zaman sorunu çözmeyebilir. Korkunun başlangıcında travmatik bir yaşantı olabilir. Eve hırsız girmesi, evde ya da dışarıda geçirilen bir kaza, deprem, sel gibi doğal afetler, bir yakınını kaybetmek, ciddi bir hastalık geçirmek, ameliyat gibi insanlar için başa çıkılması zor yaşantılar çocuklarda birçok korkunun ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca çocuk herhangi bir sebeple yaşadığı korkunun nedenlerini anlatamıyor olabilir. Çocuğunuz kötü rüyalar görüyorsa, sık sık uykusundan uyanıyorsa, tuvalet eğitimini almış olduğu halde altını ıslatmaya ya da dışkı kaçırmaya başladıysa ifade etmekte zorlandığı bir sorun yaşıyor olabilir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında aile öncelikle çocuğuna “güvende” olduğu mesajını vermeli, sonrasında ise mutlaka bir uzmandan destek almalıdır.


bu yazı cumhuriyet gazetesinin 24 nisan cumartesi sayısında kısaltılarak yayınlanmıştır.